Can Sıkıntısı Sana Ne Söylemeye Çalışıyor?
Telefonu eline aldın. Neden aldığını bilmiyorsun.
Beş saniye önce masaya bırakmıştın. Ama el gitti, ekran açıldı, parmak kaydı. Hiçbir şey aramıyordun; sadece bir şeyin olmasını istiyordun. O his — boşluğun ortasında, bir yerden bir şey gelmesini beklemenin huzursuzluğu — herkesin tanıdığı ama kimsenin pek de üzerinde durmadığı bir his.
Can sıkıntısı.
Psikoloji bu hisse yıllarca küçümseyerek baktı: önemsiz, geçici, çözümü basit. Ama araştırmalar giderek farklı bir şey söylüyor. Can sıkıntısı, belki de en az anlaşılan duygulardan biri — ve içinde taşıdığı mesaj, sandığından çok daha önemli.
Can Sıkıntısı Nedir, Gerçekten?
"Sıkıldım" demek kolay. Ama o hissin tam olarak ne olduğunu tanımlamak şaşırtıcı biçimde zor.
Eastwood ve ark.'nın (2012) Perspectives on Psychological Science'da yayımlanan çalışması, farklı psikoloji kuramlarını bir araya getirerek can sıkıntısına bütünleşik bir tanım öneriyor: can sıkıntısı, tatmin edici bir etkinliğe katılmayı istemek ama bunu başaramamanın yarattığı itici bir durum. Ve bu durum, dikkat ağlarının işleyişindeki bir tıkanmadan doğuyor.
Yani can sıkıntısı, ne yapacağını bilmemenin değil — dikkatini bağlayacak anlamlı bir şey bulamamanın ürünü. Bu ince ama önemli bir ayrım. Çünkü ortada bir içerik bolluğu olsa bile can sıkıntısı yaşanabiliyor. Telefonda içerik kaydırmak, bunu çok iyi örnekliyor: her şey var, ama hiçbir şey gerçekten bağlamıyor.
Kaçmak mı, Kalmak mı?
Can sıkıntısı geldiğinde ilk içgüdü onu kovmak oluyor. Telefon, gürültü, hareket, bir şeyler tüketmek. Ve bu işe yarıyor — ama yalnızca anlık olarak.
Burada ilginç bir paradoks var. Can sıkıntısından kaçmaya çalışmak, onu anlamlandırma fırsatını da yok ediyor. Oysa psikoloji literatürü, can sıkıntısının susturulacak bir parazit değil — dinlenilecek bir sinyal olduğunu giderek daha güçlü biçimde öne sürüyor.
Elpidorou'nun (2014) Frontiers in Psychology'da yayımlanan çalışması tam bunu savunuyor: can sıkıntısı hem bilgilendirici hem düzenleyici bir işlev taşıyor. Bir durumun artık tatmin edici olmadığını bildiriyor; aynı zamanda yeni bir hedefe yönelme isteği yaratıyor. Can sıkıntısı olmasaydı, anlamsız ya da doyumsuz durumlarda mahsur kalma riski çok daha yüksek olurdu.
Başka bir deyişle: can sıkıntısı, bir şeyin eksik olduğunu söyleyen seslerden biri. Ve onu susturmak, o sesi duymamak demek.
Anlam Nerede Eksik?
Elpidorou'nun (2018) Philosophical Psychology'da yayımlanan çalışması bunu bir adım öteye taşıyor: can sıkıntısının kişisel büyümeye ve anlamlı bir yaşam inşasına katkıda bulunma kapasitesi olan düzenleyici bir psikolojik durum olduğunu öne sürüyor.
Bu iddianın göz ardı edilmesi zor. Çünkü can sıkıntısı en çok, şu an yaptığın şeyin sana ait olmadığını hissettirdiğinde geliyor. Bir toplantıda zihnin başka yere gidiyorsa, bir ilişkide yüzeyde geziniyorsan, bir hedefe doğru koşarken neden koştuğunu unutmuşsan — can sıkıntısı tam da o boşlukta beliriyor.
Bu anlamda can sıkıntısı bir pusula gibi davranıyor: neyin önemli olduğunu değil, neyin artık önemli olmadığını gösteriyor. Ve bu, küçük bir bilgi değil.
Kendinden Kaçmanın Psikolojisi
Ama çoğu zaman o bilgiyi almıyoruz. Çünkü can sıkıntısından kaçmak için harcadığımız enerji, onunla kalmak için harcadığımız enerjiden çok daha fazla.
Bunu düşün: gün içinde kaç kez gerçekten boş kaldın? Ekransız, görevsiz, hiçbir şey yapmak zorunda olmadığın bir an? Çoğu insan için bu artık son derece nadir bir deneyim.
Psikolojide deneyimsel kaçınma denen şey şu: rahatsız edici bir duygu, düşünce ya da durumdan uzaklaşmaya çalışmak. Can sıkıntısı bu kategoriye çok kolay giriyor. Huzursuzluk veriyor, anlamsız hissettiriyor, harekete zorlayan bir baskı yaratıyor. Ve telefon, bu baskıya verilen en hızlı, en kolay yanıt.
Ama kaçınmanın uzun vadedeki maliyeti şu: kendinle yüzleşme fırsatı azalıyor. Dikkatini bağlayan hiçbir şey olmadığında geriye kalan — düşüncelerin, hislerin, neyin işe yaramadığına dair ipuçların — bunlar yüzeye çıkmak istiyor. Ve her kaçışta bir daha beklemek zorunda kalıyorlar.
Can Sıkıntısı ve İlişkiler
Can sıkıntısının en az konuşulan boyutlarından biri, ilişkilerde nasıl göründüğü.
Uzun süredir birlikte olunan birinin yanında ya da tekrar eden aynı konuşmaların ortasında hissedilen o hafif boşluk — bu da can sıkıntısı. Ve çoğu zaman hemen telefonla, başka bir konuyla, dışarıdan gelen bir uyaranla örtülüyor.
Ama o hissin içinde durmak, çok farklı bir şey ortaya çıkarabilir: belki o ilişkide yüzeyde kalmak güvenli hissettiriyor. Belki daha derin bir temasa geçmek, bir şeylerin görünmesine izin vermek anlamına geliyor — ve bu, cesaret istiyor.
Kişilerarası psikoloji araştırmaları, gerçek bağlantının ancak kırılganlıkla mümkün olduğunu gösteriyor. Can sıkıntısından kaçmak, zaman zaman tam da bu kırılganlıktan kaçmak demek. Derinleşmek yerine yüzeyde kalmayı, görülmek yerine meşgul olmayı seçmek.
O can sıkıntısıyla kalmak, sadece bir duyguyu taşımak değil — bazen ilişkinin gidebileceği yere doğru bir adım atmak olabilir.
Sana Kalan Soru
Can sıkıntısı, düşündüğünden daha işlevsel bir duygu. Ne yapacağını bilmemeni değil — dikkatini gerçekten bağlayan bir şeyin eksik olduğunu söylüyor. Ve bu eksiklik, kimi zaman çok önemli bir ipucu.
Araştırmalar şunu söylüyor: can sıkıntısını hemen örtmek yerine birkaç saniye onunla kalmak — "Bu his bana ne söylemeye çalışıyor?" diye sormak — farklı bir kapı açabiliyor. Neyin artık doyurucu olmadığını, neyin eksik hissettirdiğini, neye doğru gitmek istediğini.
Bir dahaki sefere telefona uzanmadan önce bir an dur. O boşluğun belki söylemek istediği bir şey var.
Kaynaklar
Eastwood, J. D., Frischen, A., Fenske, M. J., & Smilek, D. (2012). The unengaged mind: Defining boredom in terms of attention. Perspectives on Psychological Science, 7(5), 482–495. https://doi.org/10.1177/1745691612456044
Elpidorou, A. (2014). The bright side of boredom. Frontiers in Psychology, 5, 1245. https://doi.org/10.3389/fpsyg.2014.01245
Elpidorou, A. (2018). The good of boredom. Philosophical Psychology, 31(3), 323–351. https://doi.org/10.1080/09515089.2017.1346240
Kohlenberg, R. J., & Tsai, M. (1991). Functional analytic psychotherapy: Creating intense and curative therapeutic relationships. Plenum Press.
Hayes, S. C., Strosahl, K. D., & Wilson, K. G. (1999). Acceptance and commitment therapy: An experiential approach to behavior change. Guilford Press.
